Kuşatma 9 Ağustos’ta başladı. Onlarca yerleşimci, üç Filistin evinin çevresinde toplanarak yolları kapattı ve sakinlerin güvenli biçimde eve girip çıkmasını zorlaştırdı. Aile üyeleri ve yerel yetkililer, su ile elektriğin kesildiğini, yerleşimcilerin çadır kurduğunu ve evlerde yaşayanları taciz ettiğini söyledi. Yaklaşık 15 Filistinlinin üç evde mahsur kaldığı bildirildi.
Ridi’nin kardeşi Qusai ve Qusai’nin ergenlik çağındaki oğlu da evlerden birindeydi. Haberlerde, su bağlantısının kesilmesinin ardından ikilinin kuyu suyuna başvurduğu aktarıldı. Ancak mevcut kaynaklar, daha sonraki güvenlik durumlarına ilişkin doğrulanmış bir bilgi sunmuyor.
İsrail güçleri evlerin içine ve çevresine konuşlandı. Ordu, amacının düzeni sağlamak veya bölge sakinlerini korumak olduğunu belirtti. Bir aşamada bazı yerleşimciler uzaklaştırıldı ve kurdukları yapılar söküldü; ancak haberlerde yerleşimcilerin birkaç saat içinde geri döndüğü bildirildi.
Bölge ayrıca kapalı askeri alan ilan edildi. Bu karar yalnızca yerleşimcilerin değil, Filistinlilerin, aktivistlerin ve ailelere yiyecek ya da su ulaştırmaya çalışan kişilerin de erişimini kısıtladı. Haberlerde ortaya çıkan tablo, evlerin kalıcı biçimde açılması veya yerleşimci kampının kesin olarak sona ermesi değildi.
Bu ayrım önemli: Askerlerin bölgeye konuşlanması, evlerdeki Filistinlilerin hareket özgürlüğünün yeniden sağlandığı ya da yerleşimcilerin uzak duracağının güvence altına alındığı anlamına gelmedi. Ridi’nin gelişi evin içinde kimin bulunduğunu değiştirdi; fakat temel güvenlik ve erişim krizini tek başına çözmedi.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, kuşatmayı “korkunç bir terör eylemi” olarak nitelendirdi ve olaya karışan yerleşimciler için “teröristler” ifadesini kullandı. Açıklama, aralarında Filistinli-Amerikalı bir kişinin evinin de bulunduğu Filistin konutlarına yönelik yerleşimci şiddetinin üst düzey bir ABD yetkilisi tarafından alışılmadık derecede sert biçimde kınanması açısından dikkat çekti.
Bu açıklama diplomatik baskıyı artırdı; ancak kuşatmayı kendiliğinden sona erdirmedi. Askeri müdahalenin ardından yayımlanan haberlerde de evlerin çevresindeki kısıtlamaların ve belirsizliğin sürdüğü aktarıldı.
Qusra’daki olay, Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesi ve yeni yerleşimci karakollarının kurulmasına ilişkin daha geniş bir tablo içinde değerlendiriliyor. Bununla birlikte mevcut kaynaklar, aynı dönemde Umm Safa ve Burqa yakınlarında yeni karakollar kurulduğu ya da Ekim 2023’ten sonra tam olarak 200 karakol oluşturulduğu yönündeki spesifik iddiaları bağımsız biçimde doğrulamıyor.
Daha geniş kapsamlı genişleme ise başka raporlarla belgeleniyor. Uluslararası Af Örgütü, Peace Now verilerine dayanarak, Nisan 2026 sonu itibarıyla Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria’da 363 yetkisiz karakol ve 163 resmi yerleşim bulunduğunu bildirdi. Toplamlar; yetkisiz karakolların, daha sonra yasallaştırılan alanların, resmi yerleşimlerin ve Doğu Kudüs’ün aynı kategori içinde sayılıp sayılmamasına göre değişebiliyor.
BM yetkilileri, Batı Şeria’da yerleşimci şiddetinin 2026’da “tüm zamanların en yüksek” seviyesine ulaştığını ve yerleşimcilerle İsrail güvenlik güçlerinin Filistinli topluluklara yönelik saldırılarda sıklıkla birlikte hareket ettiğini söyledi.
BM’nin Güvenlik Konseyi’ne sunduğu bilgilendirmeye göre İsrailli makamlar 2026 boyunca işgal altındaki Batı Şeria’da yaklaşık 12.360 konut biriminin onaylanmasını veya ilerletilmesini sağladı. Ayrıca 34 yeni yerleşimi desteklemek üzere önemli kaynaklar tahsis edildi. Aynı bilgilendirmede, yıl içinde İsrail güçleri veya yerleşimciler tarafından 18’i çocuk 76 Filistinlinin öldürüldüğü; yerleşimci şiddeti, yıkımlar ve tahliyeler nedeniyle yaklaşık 3.800 Filistinlinin yerinden edildiği belirtildi.
BM’nin ayrı bir insan hakları raporu ise incelediği 12 aylık dönemde yerleşim genişlemesi ve buna bağlı şiddet nedeniyle 36 binden fazla Filistinlinin zorla yerinden edildiğini bildirdi.
BM, işgal altındaki Batı Şeria’da yaklaşık 3,4 milyon Filistinlinin yaşadığını belirtiyor. Uluslararası Af Örgütü’nün Nisan 2026 tahminine göre yerleşimciler Batı Şeria nüfusunun yaklaşık yüzde 18’ini oluşturuyor. Ancak özellikle Doğu Kudüs’ün dahil edilip edilmediği gibi coğrafi tanımlar, nüfus karşılaştırmalarını etkiliyor.
BM’nin, 2334 sayılı Güvenlik Konseyi kararıyla yeniden teyit edilen tutumuna göre, Doğu Kudüs dahil 1967’den bu yana işgal altında bulunan topraklardaki İsrail yerleşimleri “hukuki geçerlilikten yoksun” ve uluslararası hukukun “açık bir ihlali” niteliğinde. Karar, yerleşim faaliyetlerinin derhal ve tamamen durdurulmasını da talep ediyor.
BM insan hakları yetkilileri, İsrail’in Filistinli nüfusu korumak, Filistinlileri şiddet yoluyla yerinden eden yerleşimcileri bölgeden çıkarmak ve yerleşim faaliyetlerine son vermekle yükümlü olduğunu söyledi. Ayrı bir BM raporunda, Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in yerleşim politikaları ve genişlemesinin işgal altındaki Filistin topraklarının büyük bölümünün ilhakına katkıda bulunduğu ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiği yönünde değerlendirmede bulunduğu aktarıldı.
Uluslararası Af Örgütü ise daha ileri bir hukuki değerlendirme yaparak İsrail’in Batı Şeria’nın bazı bölgelerindeki politikalarını ve uygulamalarını etnik temizlik olarak tanımladı; zorla nakil dahil insanlığa karşı suçlar işlendiğini ileri sürdü. Bunlar örgütün hukuki ve insan hakları değerlendirmeleridir; özellikle Qusra kuşatmasına ilişkin verilmiş nihai bir ceza mahkemesi kararı değildir.
Qusra olayından çıkarılabilecek dikkatli ama ciddi sonuç şu: Ridi aile evine ulaştı, ancak mevcut haberler ailelerin güvenli ve sınırsız erişimi yeniden kazandığını ya da çevredeki yerleşimci tehdidinin kalıcı biçimde ortadan kaldırıldığını göstermiyor. Olay, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilerin mülkleri, yerleşim genişlemesi ve sivillerin korunması üzerindeki daha geniş mücadelenin görünür bir örneğine dönüştü.
Kuşatma 9 Ağustos’ta başladı. Onlarca yerleşimci, üç Filistin evinin çevresinde toplanarak yolları kapattı ve sakinlerin güvenli biçimde eve girip çıkmasını zorlaştırdı. Aile üyeleri ve yerel yetkililer, su ile elektriğin kesildiğini, yerleşimcilerin çadır kurduğunu ve evlerde yaşayanları taciz ettiğini söyledi. Yaklaşık 15 Filistinlinin üç evde mahsur kaldığı bildirildi.
Ridi’nin kardeşi Qusai ve Qusai’nin ergenlik çağındaki oğlu da evlerden birindeydi. Haberlerde, su bağlantısının kesilmesinin ardından ikilinin kuyu suyuna başvurduğu aktarıldı. Ancak mevcut kaynaklar, daha sonraki güvenlik durumlarına ilişkin doğrulanmış bir bilgi sunmuyor.
İsrail güçleri evlerin içine ve çevresine konuşlandı. Ordu, amacının düzeni sağlamak veya bölge sakinlerini korumak olduğunu belirtti. Bir aşamada bazı yerleşimciler uzaklaştırıldı ve kurdukları yapılar söküldü; ancak haberlerde yerleşimcilerin birkaç saat içinde geri döndüğü bildirildi.
Bölge ayrıca kapalı askeri alan ilan edildi. Bu karar yalnızca yerleşimcilerin değil, Filistinlilerin, aktivistlerin ve ailelere yiyecek ya da su ulaştırmaya çalışan kişilerin de erişimini kısıtladı. Haberlerde ortaya çıkan tablo, evlerin kalıcı biçimde açılması veya yerleşimci kampının kesin olarak sona ermesi değildi.
Bu ayrım önemli: Askerlerin bölgeye konuşlanması, evlerdeki Filistinlilerin hareket özgürlüğünün yeniden sağlandığı ya da yerleşimcilerin uzak duracağının güvence altına alındığı anlamına gelmedi. Ridi’nin gelişi evin içinde kimin bulunduğunu değiştirdi; fakat temel güvenlik ve erişim krizini tek başına çözmedi.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, kuşatmayı “korkunç bir terör eylemi” olarak nitelendirdi ve olaya karışan yerleşimciler için “teröristler” ifadesini kullandı. Açıklama, aralarında Filistinli-Amerikalı bir kişinin evinin de bulunduğu Filistin konutlarına yönelik yerleşimci şiddetinin üst düzey bir ABD yetkilisi tarafından alışılmadık derecede sert biçimde kınanması açısından dikkat çekti.
Bu açıklama diplomatik baskıyı artırdı; ancak kuşatmayı kendiliğinden sona erdirmedi. Askeri müdahalenin ardından yayımlanan haberlerde de evlerin çevresindeki kısıtlamaların ve belirsizliğin sürdüğü aktarıldı.
Qusra’daki olay, Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesi ve yeni yerleşimci karakollarının kurulmasına ilişkin daha geniş bir tablo içinde değerlendiriliyor. Bununla birlikte mevcut kaynaklar, aynı dönemde Umm Safa ve Burqa yakınlarında yeni karakollar kurulduğu ya da Ekim 2023’ten sonra tam olarak 200 karakol oluşturulduğu yönündeki spesifik iddiaları bağımsız biçimde doğrulamıyor.
Daha geniş kapsamlı genişleme ise başka raporlarla belgeleniyor. Uluslararası Af Örgütü, Peace Now verilerine dayanarak, Nisan 2026 sonu itibarıyla Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria’da 363 yetkisiz karakol ve 163 resmi yerleşim bulunduğunu bildirdi. Toplamlar; yetkisiz karakolların, daha sonra yasallaştırılan alanların, resmi yerleşimlerin ve Doğu Kudüs’ün aynı kategori içinde sayılıp sayılmamasına göre değişebiliyor.
BM yetkilileri, Batı Şeria’da yerleşimci şiddetinin 2026’da “tüm zamanların en yüksek” seviyesine ulaştığını ve yerleşimcilerle İsrail güvenlik güçlerinin Filistinli topluluklara yönelik saldırılarda sıklıkla birlikte hareket ettiğini söyledi.
BM’nin Güvenlik Konseyi’ne sunduğu bilgilendirmeye göre İsrailli makamlar 2026 boyunca işgal altındaki Batı Şeria’da yaklaşık 12.360 konut biriminin onaylanmasını veya ilerletilmesini sağladı. Ayrıca 34 yeni yerleşimi desteklemek üzere önemli kaynaklar tahsis edildi. Aynı bilgilendirmede, yıl içinde İsrail güçleri veya yerleşimciler tarafından 18’i çocuk 76 Filistinlinin öldürüldüğü; yerleşimci şiddeti, yıkımlar ve tahliyeler nedeniyle yaklaşık 3.800 Filistinlinin yerinden edildiği belirtildi.
BM’nin ayrı bir insan hakları raporu ise incelediği 12 aylık dönemde yerleşim genişlemesi ve buna bağlı şiddet nedeniyle 36 binden fazla Filistinlinin zorla yerinden edildiğini bildirdi.
BM, işgal altındaki Batı Şeria’da yaklaşık 3,4 milyon Filistinlinin yaşadığını belirtiyor. Uluslararası Af Örgütü’nün Nisan 2026 tahminine göre yerleşimciler Batı Şeria nüfusunun yaklaşık yüzde 18’ini oluşturuyor. Ancak özellikle Doğu Kudüs’ün dahil edilip edilmediği gibi coğrafi tanımlar, nüfus karşılaştırmalarını etkiliyor.
BM’nin, 2334 sayılı Güvenlik Konseyi kararıyla yeniden teyit edilen tutumuna göre, Doğu Kudüs dahil 1967’den bu yana işgal altında bulunan topraklardaki İsrail yerleşimleri “hukuki geçerlilikten yoksun” ve uluslararası hukukun “açık bir ihlali” niteliğinde. Karar, yerleşim faaliyetlerinin derhal ve tamamen durdurulmasını da talep ediyor.
BM insan hakları yetkilileri, İsrail’in Filistinli nüfusu korumak, Filistinlileri şiddet yoluyla yerinden eden yerleşimcileri bölgeden çıkarmak ve yerleşim faaliyetlerine son vermekle yükümlü olduğunu söyledi. Ayrı bir BM raporunda, Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in yerleşim politikaları ve genişlemesinin işgal altındaki Filistin topraklarının büyük bölümünün ilhakına katkıda bulunduğu ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiği yönünde değerlendirmede bulunduğu aktarıldı.
Uluslararası Af Örgütü ise daha ileri bir hukuki değerlendirme yaparak İsrail’in Batı Şeria’nın bazı bölgelerindeki politikalarını ve uygulamalarını etnik temizlik olarak tanımladı; zorla nakil dahil insanlığa karşı suçlar işlendiğini ileri sürdü. Bunlar örgütün hukuki ve insan hakları değerlendirmeleridir; özellikle Qusra kuşatmasına ilişkin verilmiş nihai bir ceza mahkemesi kararı değildir.
Qusra olayından çıkarılabilecek dikkatli ama ciddi sonuç şu: Ridi aile evine ulaştı, ancak mevcut haberler ailelerin güvenli ve sınırsız erişimi yeniden kazandığını ya da çevredeki yerleşimci tehdidinin kalıcı biçimde ortadan kaldırıldığını göstermiyor. Olay, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilerin mülkleri, yerleşim genişlemesi ve sivillerin korunması üzerindeki daha geniş mücadelenin görünür bir örneğine dönüştü.