İran silahlı kuvvetlerinin liderliğine ayrıca Genelkurmay ile ülkenin başlıca ortak operasyon komutanlığı olan Hatemu’l-Enbiya Merkez Karargâhı arasındaki bütünleşme sürecini tamamlama talimatı verildi. Savaş Çalışmaları Enstitüsü, bu kapsamlı düzenlemenin 2025 ve 2026 çatışmalarından çıkarılan dersleri yansıttığını belirtti.
Bu adımlar, savaş koşullarında komuta yapısının yeniden kurulmasına işaret ediyor. Düzenleme aynı zamanda Mojtaba Hamaney’in otoritesini güçlendirebilir. Ancak sürecin tamamen gizli yürütüldüğü veya baştan sona tek bir koordineli planın parçası olduğu yönündeki iddialar, kamuya açık kanıtların ötesine geçiyor.
Yeni yapı, Devrim Muhafızları ve savaş deneyimi bulunan isimleri merkezi görevlere taşıdı. Analistler, ortaya çıkan düzenin iç güvenlik, askeri caydırıcılık, saldırı seçenekleri ve Hürmüz çevresinde baskı unsurlarını bir araya getirdiğini değerlendirdi.
İranlı yetkililer ve devlet bağlantılı yorumcular da “saldırı doktrini”ne geçişten söz etmeye başladı. Bu söylem, İran’ın ilan edilmiş tutumunun sertleştiğini gösteriyor; ancak belirli bir gelecekteki operasyonun önceden planlandığını kanıtlamıyor.
Yine de genel yönelim açıktı: Tahran, hızlı bir anlaşma beklentisiyle savaş aygıtını dağıtmak yerine dayanıklılığını ve pazarlık gücünü artırmaya çalışıyordu.
Ateşkes, askeri eylemler nedeniyle defalarca yara aldı. İran, ABD’nin ülkenin güney kıyıları ve doğusundaki hedeflere yönelik saldırılarının ardından Kuveyt, Katar ve Bahreyn’deki ABD askeri altyapısını vurduğunu açıkladı. Bu saldırılar ateşkesi daha da zayıflattı.
Ağustosta, görüşmeler yeni bir çıkmaza girerken ABD ve İran’la bağlantılı Husiler deniz taşımacılığına yönelik yeni saldırılar bildirdi. Mevcut haberler bu saldırıları daha geniş baskı kampanyasıyla ilişkilendiriyor; ancak Tahran’ın her bir olayı doğrudan emrettiğini göstermiyor.
Bu ayrım önemli. İran, bölgesel askeri ve denizcilik baskısını açıkça bir pazarlık aracı olarak kullandı. Fakat kamuya açık kayıtlar, İran’a bağlı grupların tüm faaliyetlerinin doğrudan İran tarafından koordine edildiği sonucuna varmak için yeterli değil.
Hürmüz Boğazı, anlaşmazlığın merkezinde yer aldı. Washington, İran’dan gemilere yönelik saldırıları sona erdireceğini, boğazdaki tüm geçiş kanallarını açık tutacağını ve transit ücreti talep etmeyeceğini kamuoyuna açıklamasını istedi. Tahran ise su yolu üzerindeki kontrolünden vazgeçmeyi reddetti.
Ağustosa gelindiğinde İranlı yetkililer, Washington İran’ın koşullarını kabul etmedikçe boğazın kapalı kalacağını söyledi. Bu koşullar arasında dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması ve bölgesel çatışmaların sona erdirilmesi bulunuyordu. Tahran ayrıca ABD’nin geçici anlaşmaya dönmesini ve kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi için bir takvim oluşturmasını istemeden ateşkesin uzatılmasını görüşmeyeceğini bildirdi.
Böylece deniz taşımacılığına erişim, yalnızca ateşkesin teknik bir maddesi olmaktan çıktı. Washington için Hürmüz’ün açılması güven artırıcı pratik bir adımken Tahran için ekonomik ve siyasi tavizlerle takas edilebilecek güçlü bir kaldıraçtı.
Washington, mutabakatı daha kapsamlı bir uzlaşmaya geçiş köprüsü olarak gördü: saldırılar duracak, deniz taşımacılığı yeniden başlayacak ve müzakere penceresi kalan anlaşmazlıkları çözmek için kullanılacaktı. İran ise aynı dönemi, komuta kapasitesini yeniden kurabileceği, tırmandırma seçeneklerini koruyabileceği ve bölgesel nüfuzunun en güçlü araçlarından vazgeçmeden pazarlık yapabileceği silahlı bir ara olarak değerlendirdi.
Sonuç, geleneksel bir barış sürecinden çok iki kanallı bir politika oldu. İran, askeri ve güvenlik kurumlarını yeniden düzenlerken diplomatik temaslarını sürdürdü; ancak Hürmüz, yaptırımlar, bölgesel çatışmalar ve nükleer program üzerindeki temel anlaşmazlıklar çözülmedi.
Bu nedenle savunulabilecek en güçlü sonuç, Tahran’ın her gelişimi gizlice ve tek merkezden koordine ettiği değil; diplomasiyi askeri baskıyla eşzamanlı yürüttüğü ve Washington’ın beklediğinden çok daha uzun sürebilecek bir çatışmaya hazırlandığıdır.