Sonuçlar beklenenden farklıydı: Dış Güneş Sistemi cisimlerinde yaygın olarak görülen su buzunun belirgin izleri yerine, magnezyum açısından zengin kil minerallerinin işaretleri bulundu . Bu keşif üç nedenle özellikle önemli:
Kil minerallerinin oluşabilmesi için ana gökcisimlerinin, iç ısı üretecek ve buzun bir bölümünü eritecek kadar büyük olması gerekir. Bu nedenle araştırmacılar, minerallerin bugünkü küçük uyduların yüzeyinde oluşmadığını; daha büyük ana uyduların derinliklerinde meydana geldiğini düşünüyor .
Bu kimyasal bulgu, Neptün’ün uydu sistemine ilişkin uzun süredir çözülemeyen bir soruyla birleşiyor. Neptün’ün en büyük uydusu Triton, gezegenin dönüş yönünün tersine, yani geriye dönük (retrograd) bir yörüngede dolanıyor .
Bu sıra dışı yörünge, Triton’un Neptün’ün çevresinde oluşmadığı; Plüton gibi Kuiper Kuşağı’ndan gelen bir gökcismi olarak gezegenin kütleçekimi tarafından sonradan yakalandığı düşüncesini güçlendiriyor .
Caltech ekibine göre Triton’un Neptün tarafından yakalanması, gezegenin çevresinde daha önce bulunan büyük ve buzlu uyduların oluşturduğu düzeni bozmuş, hatta bu uyduları parçalamış olabilir . JWST’nin tespit ettiği kil mineralleri de bu senaryoya önemli bir bileşimsel destek sağlıyor.
Büyük bir çarpışma ya da kütleçekimsel karmaşanın ardından ortaya çıkan parçalar zamanla yeniden bir araya gelmiş olabilir. Larissa, Galatea, Proteus ve diğer küçük iç uyduların, yok olan eski dünyalardan geriye kalan malzemenin yeniden birikmesiyle oluştuğu düşünülüyor .
Bu yeni oluşan uydular, önceki ana gökcisimlerine kıyasla çok daha küçük oldukları için kendi içlerinde yeterli ısı üretemedi. Dolayısıyla kil minerallerini oluşturacak kimyasal süreçleri başlatmaları mümkün değildi. Bunun yerine, parçalanan büyük uyduların derinliklerinde daha önce oluşmuş kil bakımından zengin malzemeyi miras aldılar .
Bu durum, JWST’nin neden kil mineralleri görürken su buzu görmediğini de açıklayabilir: Uyduların ilk buzlu dış katmanları parçalanma sırasında uzaya saçılmış, geride ise büyük ana cisimlerin işlenmiş iç malzemesi kalmış olabilir .
Triton’un yakalanması önde gelen açıklama olsa da araştırmacılar başka bir olasılığı da göz ardı etmiyor. Kil mineralleri, Plüton’a benzer büyüklükte, iç yapısı farklı katmanlara ayrılmış büyük bir Kuiper Kuşağı cisminin Neptün’e fazla yaklaşarak gelgit kuvvetleriyle parçalanması sonucu da açığa çıkmış olabilir .
Her iki senaryonun ortak sonucu aynı: Neptün’ün bugünkü iç uyduları ve halkalarındaki malzeme, bu uydulardan çok daha büyük bir gökcisminin derinliklerinden geliyor olmalı .
Bu sonuçlar, Neptün’ün uydu sisteminin oluşumuna ilişkin anlayışı değiştiriyor. İç uydular artık gezegenle birlikte oluşmuş, ilkel ve dokunulmamış cisimler olarak değil; Neptün’ün erken tarihinde yaşanan şiddetli bir yeniden yapılanmadan sağ kalan parçalar olarak değerlendiriliyor .
Benzer kütleçekimsel süreçler Uranüs ve Satürn gibi diğer dev gezegenlerin uydu sistemlerinde de yaşanmış olabilir. JWST’nin gözlemleri, bu uzak ve sönük uyduların yüzeylerini inceleyerek gezegen sistemlerinin milyarlarca yıl önce geçirdiği dönüşümleri araştırmak için yeni bir yöntem sunuyor .
JWST’nin kızılötesi gözlem kapasitesi, küçük ve soluk dış Güneş Sistemi cisimlerinin yüzeylerindeki mineral ve buz izlerini belirlemeye olanak tanıyor. Bilim insanları bu kimyasal izleri okuyarak, milyarlarca yıl önce gerçekleşmiş çarpışmaların ve kütleçekimsel karşılaşmaların izini sürebiliyor .
Kısacası Webb’in bulguları, Neptün’ün iç uydularını sakin bir kozmik oluşumun ürünü olmaktan çıkarıp, Triton’un sisteme katılmasıyla tetiklenmiş olabilecek büyük bir yıkımın kalıntıları olarak gösteriyor. Yine de Triton’un yakalanmasının mı, yoksa başka büyük bir Kuiper Kuşağı cisminin parçalanmasının mı belirleyici olay olduğu konusunda daha fazla gözlem gerekiyor .